Hoşgeldiniz

    İnsanoğlunun, evrendeki binlerce yıllık varlığını borçlu olduğu yuvası, anavatanı; bir eşine şimdiye kadar rastlayamadığımız tabiatı, milyonlarca canlının yaşamasına olanak tanıyan havası, suyu, toprağı ile Dünya.
    Üzerinden gelip geçmiş onlarca medeniyetin kaynağı; verimli toprakları, ırmakları, iklim ve bitki örtüsü çeşitliliği, üç tarafını çevrelemiş denizleri ile Dünya'nın gözbebeği bir toprak parçası, bizler içinse kuşaklar öncesinden atalarımızın yurt edindiği bir memleket: Anadolu.
    Bir de bu eşsiz toprakların en nadide, en özel parçaları var sonra. Tabiatın, Türk insanına emanet ettiği en paha biçilmez güzellikleri. Şelaleleri, ardında güneşin som altından antik bir tabak gibi batıp doğduğu tepeleri, etrafında bin bir renkten ağaçların serinlediği gölleri, başı dumanlı yamaçları karlı dağları ile koruma altına alınmış alanlar: Türkiye'nin Milli Parkları.
    Kökleri, Anadolu'nun bereketli toprakları içinde sulara doğru uzanmış yaşlı ağaçların, yeşillikler içine sokulmuş göl kenarlarının ve gökyüzünde hürriyetin şarkısın söyleyerek göç eden kuşların eksik olmadığı tam 40 tane milli parka ev sahipliği yapar ülkemiz.
    Milli parklar; biyolojik ve doğal kaynaklar, bitki örtüsü, yaban hayatı, bilimsel ve estetik olarak dünyada nadir bulunan doğal ve kültürel değerlerin gelecek nesillere aktarılması için korunması hükümetlerce ve uluslararası kuruluşlarca güvence altına alınan alanlardır
    Doğanın ülkemize armağan ettiği bu eşsiz alanların bazıları deniz kıyısında, bazıları akarsu yataklarının derince yardığı yükseltilerde, bazıları da uçsuz bucaksız bozkırın üzerinde yeşil bir vaha gibi uzanır; Anadolu'nun aynı anda dört mevsimi yaşatan, dünya üzerindeki iklim ve bitki örtüsü çeşitliliğinin önemli bir kısmını içinde barındıran özel coğrafi konumunun eseridir bu.
    Sanki, üzerinde yüzyıllardır çağlayan sular gibi toprağın üzerinde açabildiği her yoldan ilerleyen canlılığın ülkemiz sınırlarının tamamını, bütün dünya için bir doğal park olarak ilan etmesi gibidir bu. Nereye baksanız bir doğal güzellik, yüzünüzü nereye çevirseniz insanı büyüleyen bir tarihi zenginlikle karşılaşırsınız bu topraklarda.
    Binlerce yıllık anıt ağaçlara ev sahipliği yapan ve bulunduğu yörenin akciğeri gibi havayı temizleyen çam ormanlarından, çağlar öncesinin bir medeniyetinin kültürel bir öğesini betimleyen kayaya, pek çok nadir güzelliğin yurdudur Milli Parklarımız.
    Yalnızca içinde barındırdıkları doğal ve kültürel değerlerle değil, aynı zamanda hem ülkemiz insanları hem de ülkemiz dışından gelen gezginler için vazgeçilmez birer ziyaret noktası, yakınlarında yaşayan insanlar için de oldukça önemli sosyal, kültürel etkinliklerin, dinlenmenin, eğlenmenin ve modern hayatın keşmekeşi içinde kendini yenilemenin merkezleridir buralar.
    Tabiatın kendi eliyle yarattığı en muhteşem fotoğraf karelerini, berrak sulara yansıyan kırmızı,sarı, turuncu ve yeşilin onlarca tonunu gören tonunu gören insanlar, bir gölde karşılaştığı kendi suretine aşık olarak, nergis çiçeğine de isim babalığı yapmış mitolojik kahraman Narcissus'un hikayesini daha inandırıcı bulurlar belki de.
    İğne yaprakları kar altında, kara çamların yükseklerde birbirine sokulmuş endamları, bahar gelip güneşin sıcaklığını hissettirmesiyle yeşilin ve sarının göz alıcı manzarasına bırakır yerini.
     Türkiye'nin milli parkları'nda yaşam, sazlıklar arasına sokulmuş su birikintilerinde ve dalları bulutlara değen ağaçların yuva edindiği yüksekliklerde olanca coşkusuyla devam eder. Ülkemizin jeolojik yapısıyla dikkat çeken bölgelerindeki koruma alanlarında, yüksek rakımlı ormanlarda insan kendini bulutların arasında bulur ve o an için bir masal ülkesindeymiş gibi hisseder.
    Ege kıyısında, karaçamlar ve yöreye özgü sığla ağaçları arasında güneşin batışını izlemek; Anadolu'nun içlerinde yalçın bir dağın üzerinde bulutları yırtarak huzmelenen kızıl renkli ışık şeritlerini görmek için semâya gözlerini dikmek, insana evrenin ve onun içindeki varlığının mucizeviliğini anımsatır gibidir.
    İrili ufaklı nehirlerin yüzlerce yılda yataklarını oyarak meydana getirdiği derin vadiler; enginlerde, yaşayan bir organizmanın bedeniymiş gibi kıvrımlanarak uzanan yer şekilleriyle buluşur. Ve toprağı, cana yakın bir ihtiyarın yüzüne benzeten çizgilerle, ince ince işler akarsu havzaları...
    Derin kanyon kıyıları, şöyle bir kafasını uzatsa yeryüzünün merkezini görecekmiş gibi hissettirir insana, milli parklarımızda. Yalnızca dinlenmenin ve tabiatın güzelliklerini seyretmenin alanları da değildir bu haliyle milli parklarımız. Dağ, orman ve kış sporu faaliyetlerinin de vazgeçilmez merkezleridirler.
    Temiz havanın, bol oksijenin yanında yaşamın vazgeçilmez kaynaklarından bir başkası olan su da; akarsular, göller ve kaynak suları halinde bolca bulunur ülkemizin milli parklarında. Dallarına vuran rüzgarın ahengiyle sağa sola sallanan ağaçların gölgesinde, su kenarlarını seven çiçeklerin taç yapraklarını açmakta sabırsızlandığı bir bereketi yaratırlar.
    Canlılığın bütün boyutlarda varlığını sürdürdüğü Türkiye milli parkları'nda, dinamik bir ekosistemin birbiriyle karmaşık bir denge kurmuş gibi görünen bütün özelliklerine rastlanabilir. Küçük memeliler, sürüngenler ve yöreye özgü türlerin yanında, dünyadaki en kalabalık canlı nüfusunu oluşturan böcekler de milli parklarımız sınırlarında ikamet eder.
    Bitkilerin çiğ düşmüş yaprakları sanki bu böcekler susuzluğunu gidersin diye yaratılmış izlenimini verir insana. Eşsiz güzellikte onlarca endemik yani yöreye özgü ve ender bulunan bitki türü Türkiye milli parklarının florasına katılır.
    Milli Parklarımızda; çimenlerin yeşile, sarıya boyadığı düzlükler, kayalıkların dipleri, çalılıklar çiçeklerle ağzına kadar dolar bahar aylarında. Rengarenk ve tomurcuklu çiçeklerin üzerinde uçuşan arılar toprağın doğurganlığının en cömert halini müjdeler. Uçsuz bucaksız mavinin altında göz alabildiğine uzayıp giden çam ağaçlarına şarkı söyleyen rüzgar, çok uzaklarda göğün buğusu içine karışır gider.
    Tarihi ve kültürel açılardan olduğu gibi, kıtalararası bir köprü noktası olarak da 37 ayrı bitki coğrafyası bölgesinden üçünün kesiştiği bu coğrafya bu nedenle zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahiptir. Ayrıca, dünyada acil koruma altına alınması gereken biyolojik çeşitlilik açısından zengin 34 sıcak noktadan üçü de Türkiye'de bulunuyor. Bu özelliği ile Türkiye; Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti ile birlikte sınırları içinde üç sıcak nokta barındıran, doğal zenginlikler bakımından kendi kuşağında en önemli ülkelerden biridir.
    Bu yüzden milli parklar; nesli tehlike altında, endemik, dar yayılışlı birçok bitki ve hayvan türüne ev sahipliği yapar. Türkiye'nin korunan bu alanları; denizler, kıyılar, göl ve akarsular, derin vadiler ve kanyonlardan buzullara; Karadeniz ormanları ve yaylalarından Ağrı Dağı'na kadar çeşitli ekosistemleri barındırır.
    İnsanoğlu, tarihsel gelişimi boyunca; önceleri belki biraz da korkuyla karışık bir saygıyla içinde yaşadığı; kendisini de onun dolaysız bir parçası olarak görmek zorunda kaldığı doğayı hakimiyet altına alma çabasına girişti.
    Dünya'nın ve kendi yaşamının da kaynağı olan tabiatın verdikleriyle yaşayan, çoğunlukla onun kanunlarına tabi olan ve belki de doğanın ihtişamı karşısında bir parça ürkek, bir parça çaresiz olan insan; en ilkel teknolojiyi kullanmaya başladığı andan bu yana dur durak tanımadan ilerledi bu yolda. Ve günümüzde, belki geç de olsa doğayı geri dönülmez biçimde tahrip ettiğini anladı.
    Türkiye'nin Milli Parkları; ne yazık ki, ülkemizde de çeşitli boyutlarda gerçekleşen bu tahribattan geriye kalan alanlardır. Bu alanlarda bir kez olsun bir akarsuyun kıyısına oturmuş, bir akarsu yatağının iki yakasını birbirine bağlayan doğaya ve sonsuz bir uyumla inşa edilmiş bir asma köprünün üstünden bir kez olsun geçmiş olan bir insan, özellikle yakın tarihimizde daha da yoğunlaşmış olan bu tahribatlara daha da çok hayıflanır.
    Neyse ki; inatçı, direngen tabiatın yatağına sığmayan ırmaklar gibi gürül gürül sürdürdüğü bu direniş, ülkemizde de 1950'li yıllardan beri çıkarılan yasalar ve memleketimize kazandırılan Milli Park'lar ile destekleniyor.
    Ülkemizin ilk Milli Park'ı, İç Anadolu'nun bozkırını, tarihi dokusu ve endemik Karaçam ağaçlarıyla yeşillendiren Yozgat Çamlığı Milli Parkı olarak 1958 yılında ilan ediliyor. İlerleyen yıllarda ilan edilen diğer Milli Park alanlarıyla birlikte, günümüzdeki sayı 40'ı buluyor.
    Gür ormanları, ağaçların yapraklarının sararıp dökülmeye başladığı sonbahar aylarında adeta efsunlu bir siluete bürünen göl kenarları, insan gözünün algılama sınırlarıyla oyun oynuyormuş gibi rengarenk kırdığı ışığı huşuyla yansıtan akarsuları ile Türkiye'nin milli parkları ilan edildikleri günden bu yana, insanları git gide betonlaşan yaşam alanlarından bir nebze olsun kurtarıyor.  Milli parklar ayrıca, şöyle bir soluklanmak için olsun tabiatla buluşmaya ihtiyaç duyan insanların dışında, doğanın cömertliğine muhtaç canlıları da yok olup gitmekten koruyor.
    Gökyüzündeki bulutların köpük köpük manzarasını insanların ayakları altına seren büyük su birikintileri, kenarlarına sıralı söğüt ağaçlarının aşağı eğilmiş salkımlarını serinletiyor, böceklerin ve su kenarlarını mesken tutmuş amfibilerin sesleri hiç bitmeyen bir ezgi gibi sürüp gidiyor, insanoğlunun gözü gibi bakması gereken bu alanlarda.
    Tatlı su ve tuzlu suyun bir araya geldiği sazlıklarda dünyanın başka hiç bir köşesinde rastlanamayacak türde bitkiler yetişir. Her yıl Afrika-Avrupa-Asya arasında mekik dokuyarak, neredeyse bütün dünyayı seyr-ü sefere çıkmış gibi göç eden kuşlara konaklama imkanı sağlayan bir kervansaray gibidir adeta bu sazlıklar. Sulak alanı boydan boya kaplayan saz bitkisi aynı zamanda insanlar için hasır olur, yastık, sepet olur.
    Türkiye'deki Milli Park arazilerinin büyük sulak alanları, bir ebru ustasının suyun üzerine damlattığı mürekkep damlaları gibi şevkle kıpraşan, sanki tek bir vücuttan ibaretmiş gibi birbirleriyle sonsuz bir uyum içinde hareket eden yaban ördeklerinin de yuvası olur aynı zamanda. Suyun yüzeyinde, sıra sıra çizgiler oluşturarak, afacan çocuklar gibi hep beraber havalanıp, sazlıkların üzerinde dolaşır yaban ördekleri ve diğer sucul kuşlar.
    Ülkemizin Milli Parkları, sahip olduğu bütün bu doğal güzelliklerin yanında, içerdiği çeşitli yer yüzü şekilleri, jeomorfolojik oluşumlar, kanyon duvarları ve mağara sistemleriyle pek çok doğa sporcusunun da ilgisini çeker.
    Pek çok trekking parkuru, hemen her dereceden dağcıya hitap edebilecek çeşitlilikteki tırmanma rotaları da Türkiye'nin milli parklarını insanlar için bir çekim merkezi haline getirir. Uzun doğa yürüyüşlerinde büyüleyici manzaralar eşliğinde ilerlemek, usta bir ressamın elinden çıkmış bir tabloya benzeyen manzaraların artık bir parçası olmuş banklarda, piknik alanlarında dinlenmek milli parklarımızın insanlara sağladığı imkanlardan yalnızca bir kaçıdır.
    Türkiye'nin Milli Park alanları; kuş gözlemcilerinin, doğa fotoğrafçılarının da uğrak yerlerindendir. Doğayla iç içe olmayı gerektiren her türlü uğraşa ev sahipliği yapmaya elverişli olan bu alanlarda kamp yapmak ya da yalnızca tabiatın ortasında, göl kıyısına atılmış bir sandalyenin kollarında huzurla seyre dalmak da seçenekler arasındadır.
    Bütün Avrupa'da neredeyse Milli Park tanımıyla aynı anlamda kullanılan ormanlar, Türkiye'nin Milli Parkları'nda da önemli bir yer tutar. Topraklarımızdaki Milli Parkların büyük bölümü ormanlık arazilerle kaplıdır.
    Bilindiği gibi, insanların ve daha pek çok canlının aldığı nefesin kaynağı olan havayı oksijen yönünden zenginleştiren yegane varlıklar ormanlardır. Bu yüzden, dünyanın akciğerleri yakıştırmasını hakkıyla taşıdığını söyleyebiliriz ormanların.
    Ormanlar belirli yükseklikteki ve büyüklükteki ağaçlar, çalı, otsu bitkiler, mantarlar, mikroorganizmalar ve hayvanlarla, toprağın birlikte meydana getirdiği geniş ve karmaşık ekosistemleri barındıran alanlardır.
    Onlar, toprağı kökleri ile tutan, yağışlar ve akarsular tarafından taşınmasını önleyen, yağışları düzene sokan ve canlılar için hayati öneme sahip suyun büyük bölümünü sağlayan, yaban hayatını ve av kaynaklarını koruyan varlıklardır aynı zamanda.
    Türkiye'nin Milli Park Arazilerinin de içinde barındırdığı ormanlar, ülkemizin coğrafi konumu ve iklimsel özellikleri sayesinde çok renkli ve çeşitli bir görünüme kavuşurlar.
    Yüksek dağ çayırlarından, bazı tropik bitkilere; bozkırlardan, iğne yapraklı ve geniş yapraklı ormanlara kadar onlarca farklı bitki çeşidinin bir araya geldiği ile ülkemiz bitki örtüsü yönünden oldukça zengin bir yapıya sahiptir.
    Özellikle güneşli gün sayısının çok olduğu Akdeniz Bölgesi'nde güneş ışığını seven, sıcağa ve kuraklığa dayanıklı makiler geniş yer kaplar. Buna karşılık Karadeniz Bölgesi'nde ise bulutlu ve yağmurlu ortamları seven bitkiler yetişir.
     Karadeniz'de dağların eteklerinde geniş yapraklı ormanlar görülürken, yükseklere çıkıldıkça ise iğne yapraklı ormanlar kendini gösterir. Akdeniz'de ise kuraklığa dayanıklı bitkiler iç kesimlere ilerledikçe kendini bozkırlara bırakır.
    Doğu ve İç Anadolu' da nispeten kuraklığa ve soğuğa dayanıklı ağaçlardan oluşan ormanlar yetişir. Meşe, karaçam ve ardıç ağaçlarının çoğunlukta olduğu bu bölgelerde ormanlar kıyı bölgelerimize göre oldukça seyrektir.
    Ülkemiz sınırları içinde özel olarak koruma altına alınmış, varlığı tehlike altında bulunan orman alanları da bulunur. Bilinen bitki türü sayısının yüzlerce olduğu bu ormanlarda, varlığı bilinmeyen bitki türleriyle bu sayının çok daha fazla olacağı tahmin edilebilir.
    Bu orman alanlarında boyları 30-40 metreyi bulan, doğal anıt statüsünde kayın ağaçlara, oldukça nadir görülen tırmanıcı bitkilerin oluşturduğu longozlara, dünyada oldukça kısıtlı alanda bulunan özel karaçam ağaçlarına da rastlanır, Ballıbaba, Sığırkuyruğu gibi Türkiye topraklarına özgü bitkilere de.
    Dağların engin yeşilinde kayınlar, ladinler tüm heybetiyle gökyüzüne bakarken, ağaçların anımsattığı kardeşlik duyguları dolar insanın yüreğine. Yeşilin ezgisi, mavinin ve beyazın iç içe geçmiş renkleriyle birleşince insanın tüylerini ürpertecek kadar güçlü bir görsel derinliğin kaynağını oluşturur Milli Parklarımızda.
    Ulu çamlar, gürgenler kayaların arasından sonsuzluğa bakar gibi göğe doğru uzanır burada. Çimenlerin, çalıların ve bodur ağaçların sarı, yeşil parıltısı eşlik eder onlara. Güneşin altında göz kamaştırıcı ışıltılarla yanan denizin menevişleri mum ışığı gibi titrek yansılamalarla dağlara yayılır ve uzaklarda belki bir köy, belki bir kasaba, belki de bir şehir eşsiz doğanın içinde kendini gösterir.
    Ülkemizdeki pek çok Milli Park, büyük yerleşim yerlerinin kıyısındadır ve kimi Milli Park arazileri, köyler, yaylalar gibi yöre insanının geleneksel yerleşim birimlerini içinde barındırır.
    Bütün bunların yanında, içinde hiç bir yerleşim yerini barındırmayan, tabiatın neredeyse insan eli hiç değmemiş kadar bakir kaldığı yerler, karstik çöküntüler ve ıssız ortamlar yaratan vadilerin de içlerinde yer aldığı Milli Parklarımız vardır.
    Bazı Milli Parklarımız adeta, yakınında bulunan kentlere yaslanmış, yüzyıllar boyunca bu yaşlı kentlerin nefes aldığı, düğünlerini yapıp, şenliklerini kutladığı alanlar olarak değerlendirilmişlerdir yöre insanı tarafından. Bu şehirlere, yerleşim yerlerine yüzyıllar boyunca bekçilik yapmış, onlara kol kanat germiş kutsal bekçilere benzerler bu halleriyle.
    Türkiye'nin Milli Parkları, sahip oldukları kültürel ve tarihsel dokuyla da bir zamanlar doğanın ayrılmaz bir parçası olan insana dair izleri de toplar kendinde. İnsanoğlunun dünyada binlerce yıllık macerasına tanıklık etmiş rüzgarlar titretirken dalları, gelip geçen zaman içinde etrafında otlar, üzerinde yosunlar bitmiş düzgün kesili, insan yapısı taşlar dikkatini çekebilir insanın.
    Tabiat tarafından yeniden kazanılmış, doğa ananın onlarca yıl sonra yeniden bağrına bastığı bu kalıntılar, insana kendi ömrünün sınırlarını, evrenin ve dünyanın akıl almaz tarihiyle kıyaslattırır. Bir zamanlar, bu topraklarda doğayla iç içe yaşamış, belki de yaşadıkları dönemin en görkemli yapıtlarını ortaya çıkarmış insanlar zamana yenik düşmüş ve doğanın her şeyi yeniden doğuran inatçı ve bereketli gövdesine geri dönmüşlerdir.
     Karlı bir düzlük üzerinde yalnız başına duran ve dikkatle bakılınca hüzünlü bir insanın suretini andıran kaya, görenlerin yüreğini buruk bir heyecanla ve derin bir nostalji duygusuyla doldurabilir Türkiye'nin Milli Parklarında.
    Kalkerli arazinin çökmesiyle oluşmuş bir dolin gölü, çam ormanlarının ortasında kahverengi, pürüzsüz bir zemin gibi çıkabilir karşısına insanın; karın beyazlığına karışmış köpüklü kenarları ve içinde barındırdığı şaşırtıcı canlıları ile...
    Milli Parklarımızda, Karla kaplı yamaçları yaz kış yapraklarını dökmeyen ağaçlarla süslü derin akarsu yatakları, tepeleri saran sisle birleştiğinde tabiatın hırçın yüzünü gösteren, heybetli manzaralar oluşturur kimi zaman. Uçurumvari, dik vadi duvarları; sert, hükmedici bir öğretmeni andırır kimi zaman ve sanki cesaretini sınamak isteyen maceraperestleri kendisiyle yüzleşmeye çağırır.
    Olağanüstü nitelikteki peyzaj güzelliklere sahip olan Türkiye Milli Parkları, bu ürkütücü güzelliklerinin yanı sıra yüksek rakımlı bölgelerde karların erimesiyle debisi artan ve canlanan akarsuların çağlayanlarda yaptığı gösteriyle, çocuğunu uyutmaya çalışan bir annenin şefkatine bürünür.
    Güneşli günlerde, kimi milli parklarımızın Sarıçam, Göknar, Meşe, Gürgen ağaçlarını ve Kızılcık, Ormangülü, Üvez gibi ağaççıklarını barındıran karışık ormanları sanki dolunayın altındaki denizler gibi  yakamozlandırır.
    Sanki gökyüzü yere inmiş gibidir, sis çökmüş yüksek düzlüklerde. Anadolu'nun gizemli hikayeleri, efsaneleri doğa ananın bağrına işlemiş yaşamaya devam eder gibi gelir böyle manzaralarla karşı karşıya gelen insana.
    Bazı Milli Parklarımızın yerleşim yerleriyle iç içeliği ve yerleşim merkezlerine bu denli yakın olmayanların da şehirlerle bağlantılarını oluşturan karayollarının varlığı bu doğa harikalarına insanları daha da yaklaştırır.
    Türkiye'de yaban hayatı ve doğal yaşam ortamlarının korunmasında Çevre ve Orman Bakanlığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı gibi birden fazla kurum yetkilidir. Her kurum kanunlarla belirlenmiş görev ve yetkileri dahilinde koruma alanları oluşturarak ekolojik dengenin korunması üzerine çalışmalar yapmaktadırlar.
     Bu çalışmalar kapsamında; milli park, tabiat parkı, tabiatı koruma alanı, doğal sit, özel çevre koruma bölgesi, uluslararası öneme sahip sulak alanlar, yaban hayatı koruma ve geliştirme sahaları ilan edilerek; doğadaki bozulan dengenin olumsuz etkilerinin en aza indirgenmesi hedeflenmiştir.
    Özellikle son yıllarda, Milli Parklar ve benzeri korunan alanlar konusunda atılımlar yapılmış, bu statüdeki alanların toplam yüzölçümü 350 bin hektardan 750 bin hektara çıkarılmıştır. Ayrıca, ziyaretçilerin ihtiyaçlarını gidermeleri için bu alanların koruma-korunma dengesi içerisinde kısmi olarak yapılaşmasına izin veren planlamalar doğrultusunda, Milli Park sınırlarına hizmet amaçlı tesisler yapılmasına imkan tanınmaktadır.
    Güneş ardında battığı tepeleri turuncuya boyarken, Anadolu insanının çocukluk çağlarında uykuyla uyanıklık arası dinlediği hikayelerin kahramanlarının yolunu aradığı gizemli koruları andırır milli parklardaki ormanların duman bürümüş ağaçlıkları... Akşam güneşi, Milli Park olmayı hak edecek kadar nadide bir doğanın ortasına kurulmuş bir yerde yaşama şansına erişmiş insanlarımızın pencerelerine vurur.
    Bir porsuk ağacının olgunlaşmaya başlamış meyveleri gibi kırmızı kiremitli çatılar, bulutların arasında sanki gündüz yatılan bir uykuda görülen düş gibi bir belirip bir kaybolur, dallarını kavuşmak istermiş gibi ilerideki sarp kayalıklara uzatmış ağaçların altında.
    Bereketli orman toprağından yeni filizlenmiş bitkiler gün ışığına doğru uzanır, sık orman örtüsünden kendine bulduğu boşluklardan ormanın bu yeni yetmelerini bir an evvel yetiştimek istermiş gibi coşkuyla süzülür gün ışığı da.
    Sonbahar'da kuruyup düşen her yaprak, kendini her aman yeniden yaratmayı beceren doğanın besini olacağını, toprakta çözünüp onu zenginleştireceğini ve yetişecek bir sonraki fidanın, açılacak bir sonraki çiçeğin içinde kendini var edeceğini bilirmiş gibi havada zarifçe süzülerek iner yeryüzüne.
    Yeter ki amansızca örselenmesin; yeter ki kurutulmak, yeter ki bütünüyle ortadan kaldırılmak için çaba gösterilmesin, bir yolunu bulur tabiat devamını sağlamanın. Ülkemizdeki Milli Park alanları tabiata bu kendini yeniden üretme, kendi devamını sağlama olanağının tanındığı alanlardır. Ve doğa yalnızca korunarak, kendi haline bırakıldığında fazladan bir çabaya gerek olmaksızın insanoğlunu büyüleyen güzelliğini yine kendi bünyesinden çıkarmayı ve çoğaltmayı bilir.
    Hem de yalnızca kendi devamını sağlamak, kendi varlığını korumak için değildir doğanın bu dur durak bilmeyen kendini yenileme döngüsü. Bir yolunu bulup, kaynaklardan yer yüzüne çıkan, ağaç kavuklarından geçip bitkilerin köklerini ıslatan buz gibi sular, aynı zamanda insanların susuzlularını da giderir.
    Rengarenk çiçekler arasında mekik dokuyan arılar, salt kendileri için değil insanlara da hem besin hem şifa kaynağı olan ballarını üretir. Kolonilerine besin toplamak için çiçeklere konan arıların aynı zamanda bir bitkiden diğerine taşıdıkları polenler sayesinde onların üremesine de katkı da bulunduğu bilinir.
    Doğanın bu muazzam dengesi, su üzerinde yayılan halkaların kusursuz geometrisi ve ahengi gibi; onu tam kalbinden, yaprakları ışıldayan uzun boylu ağaçların gölgesinde bir göl kenarından izleme fırsatı bulan insanları hayrete düşürür. Ülkemizdeki Milli Park'lar, hem Türk insanına hem de yabancı misafirlerine işte tam da bu fırsatı verir.
    Bilindiği gibi, ülkemizin kurulu olduğu topraklar tarih boyunca hem jeopolitik öneminden hem de tabii kaynakları ve zenginliklerinden dolayı onlarca medeniyetin birbiri arkasına kurulduğu ya da pek çok insan topluluğunun en azından uğradığı bir toprak parçası olmuştur. Türkiye'nin Milli Parkları da, günümüzden binlerce yıl öncesine uzanan bu muhteşem birikimin izlerini taşır.
    Anadolu topraklarında, insanlığın henüz kendi tarihini yazmaya başlamadığı, taş devrinden kalma arkeolojik buluntulardan, ilk defa tarıma ve yerleşik yaşama geçildiği dönemlere; dünya üzerinde kurulan ilk devletlerden, ihtişamlı imparatorlukların ortaya çıkışına kadar pek çok tarihi gelişme yaşanmıştır. Bu gelişmelerin neredeyse tamamından kalıntılar, Türkiye'nin milli parklarında artık doğayla baş başa kalmış biçimde varlıklarını sürdürürler.
    Eski İyon şehirlerinden Truva'ya kadar; Akat, Asur, Lidya, Frigya gibi uygarlıkların kalıntıları bu topraklardadır. Geç Hitit dönemine ait arkeolojik kalıntılar, hiyeroglifler, Hellenistik döneme ait antik kentler, dünyada eşi benzeri bulunmayan dev heykeller Türkiye Milli Parklarının kültürel dokusunu oluşturan zenginliklerden bazılarıdır.
    Bir zamanların kalabalık ve ihtişamlı, taşlarla döşeli yolları, evleri, tapınakları ve amfi tiyatrolarıyla kuruldukları çağın önemli merkezleri olan antik kentler, bugün etraflarında yeninden can bulan doğanın yarattığı dekor arasında güçlükle seçilebilir durumdadır.
    Kimileri günümüze kadar oldukça iyi korunabilmiş bu yapılar, bodur maki örtüsünün içinde biraz mağrur, biraz da oracıkta öyle unutulmuş, eski şaaşalı günlerini özlüyorlarmış gibi hüzünlü dururlar sanki.
    Yüzlerce yıl öncesinde, etrafına örüldükleri kale avlularını ve bu avluların içinde yaşayan ahaliyi korumaları beklenen surlardan geriye kalanlar, yıkılmış viran olmuş burçlar sanki hem artık kendilerinden bekleneni yapamıyor olmalarının verdiği keder hem de böylesi doğa harikalarının orta yerinde emekliliğin tadını çıkarıyormuş gibi dururlar.
    Ülkemizin milli parklarında görülebilecek onlarca yıllık taş duvarlar, bir zamanlar insanlara hizmet için koparıldıkları tabiatta ondan ayrı geçen yılların bedelini ödemiş ve biraz örselenerek, yıpranarak da olsa, tıpkı eski günlerindeki gibi yaşamlarına devam ediyor gibi hissettirir insana.
    Bu kalıntılardan bazıları, hala korudukları kimi detaylarıyla görenlerin yapıyı farkında olmadan kafasında tamamlamasına imkan verir. Öyle ki, durup milli parklarımızdaki bu kalıntılara bakan bir insan, sanki bu yapıların eski devirlerdeki sakinleri bir köşeden ansızın belirivereceklermiş gibi bir hisse kapılabilir.
    Türkiye'nin Mili Parkları'ndaki bu tarihi değerler, insanoğlunun geçmişi kavrama arzusunu ve bu arzunun harekete geçirdiği hayal gücünü tabiatın da katkısıyla körükler. Yüzyıllar önce birbiri üstüne koyulmuş tuğlalar arasında durup, yapının henüz ayakta olduğu zamanlarda aşağıda uzanan eski kente bakan kişi olarak hayal edebilir insan kendini. Ya da belki de yapının bizzat yapının inşaatında çalışan duvar ustası olarak.
     Bir kısmı ayakta kalmış bir kubbeli tavan, yüzyıllar önce yaşayanların dolaştığı sokakların ancak ana hatlarını ortaya çıkarabilen taşlardan ibaret kalıntılar ya da çok eski günlerde içinde insanların yaşadığı evlerin artık ancak krokisini çizebilen duvarlarla karşılaştığında deyim yerindeyse kendini bir zaman tünelinde bulur insan.
    Milli parklarımıza tarihi dokusunu veren kalıntılar arasında, bizden çok önce yaşayıp bu dünyayı terk etmiş insanların mezarları, bu topraklara egemen olmak uğruna verilen mücadelelerin binyıllar öncesinden beri devam ettiğinin kanıtı olan, burçlarının arasından denizi gören kaleler de vardır.
    Yüzyıllar öncesinde ayakta olan ama geriye yalnızca dış duvarının yıkıntıları kalmış tarihi bir kalenin üzerinde dalgalanan ay yıldızlı bayrağımızı, bir milli parkımızın gür ormanları önünde dalgalanırken görmek; zamanın ve mekanın zincirlerinden koptuğu bir gurur dalgasının gelip geçmesini sağlar insanın üzerinden.
    Artık zamana direnmekten yorulmuş, doğanın gösterişsiz bir parçası gibi toprak üstünde kamufle olmuş, üzeri yosunlu ve taşlarındaki aralıkları, oyukları canlılara yuva olmuş bu kalıntıların dışında; zamana yenilmesi mümkün olmayan ve asla unutulmayacak zaferlere adını yazdırmış kahramanların ebedi istirahatgahları da bulunur Milli Parklarımızın sınırlarında.
    Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin belki de şu anda var olmasını sağlayan mücadelelerden biri olan Kurtuluş Savaşı'na katılıp şehit düşen atalarımızın kabirlerinin bulunduğu şehitlik de bunlardan birisidir. Yakın tarihimizin belki de hepimizin kaderini belirleyen bu döneminin kahramanları, Afyon yakınlarındaki Başkomutan Tarihi Milli Parkı'nda, önderliğinde ölüme kadar gittikleri Gazi Mustafa Kemal'in heykeli ve ay yıldızlı bayrağımızın gölgesinde huzurla uyumaktadırlar.
    Sahip olduğu bu tarihi zenginlik ve doğal kaynaklarıyla milli parklarımız, engebeleri yılın büyük bölümü karla süslenen arazileri, yaratılışın ve canlılığının kudretini anımsatan bir nişan gibi gökyüzünde sema eden bulutlar ile yaşadığımız coğrafyanın olanca güzelliğini içlerinde barındırır.
    Yeşilin her tonunu tabiatın kendi elleriyle yaptığı bir ayna gibi yansıtan gölleri, ufka kadar, mavi bir çarşaf gibi uzanıp beyaz köpüklerle dalgalanan denizleri ve onlarca canlı türüne yuva olan sazlıkları ile milli parklarımız, soyları tehlikede olanlar da dahil pek çok hayvana ev sahipliği yapan yaşam alanlarıdır aynı zamanda.
    Milli Parklarımızdan bazılarının yüksek çayırlarında insana özgürlüğün kıymetini hissettiren yılkı atlarını korkusuzca yemlenirken görürsünüz bazen; bazen de hala milli park sınırları içinde yaşayan ve hayvancılıkla uğraşan köylülerimize ait koyun sürüleri çıkar karşısınıza su kenarlarında otlanırken.
    Ansızın havalanıp, gökyüzünü huşu içinde tavaf ediyormuş gibi görünen yabani kuş sürülerinin akışına tanıklık ettiğiniz de olur ülkemizin göz bebeği bu milli park alanlarında, tabiatın cömertçe kendilerine sunduğu nimetleri yuvalarına götürmek için adeta yarışan arıların hummalı çalışmasına da.
    Yerdeki ve gökteki mavilerin arasına yerleşmiş alımlı yeşilliklerin önünde sucul bir kuş kanatlarını çırpar özgürlüğe; haşmetli ve cömert doğanın yarattığı eşsiz güzellikteki bir deniz kenarında ufka bakarken dünya sınırsız, uçsuz bucaksızmış gibi gelir insana.  
    Ülkemiz topraklarının milli park ilan edilerek korunmaya alınmış bu alanları, yüzünü çevirdiği hemen her yerde göreceği endemik bitki türleri, yüzyıllar boyunca insanlara şifa kaynağı olmuş çiçekler, otlarla karşılar ziyaretçilerini; binlerce yılın bilgeliğini kabuklarının altında işlemiş gibi duran ağaçların göz alabildiğine uzanan gövdeleri arasında doğanın bitmeyen şölenine katıldığını duyumsatır, toprakları üzerinde dolaşanlara.
    Sadece yer üstündeki zenginlikleri değildir ama ülkemizin milli parklarına paha biçilmez değerini kazandıran. Eşsiz yer şekillerinin, görülmeye değer jeomorfolojik oluşumların da kendine yer bulduğu alanlardır bunlar.
    Yeryüzünün muhteşem dinamiği; yüzlerce, binlerce yıl oya gibi işleyerek oluşturmuştur bu güzellikleri. Kayaların arasında biriktiği yatakların dar oluklarından fışkırarak çağlayan sular, yer üstüne çıktıkları alanlarda taşıdıkları minerallerin birikmesini ve tabiatın pamuksu yatakları gibi görünen travertenlerin oluşmasını sağlarlar.
    Yeryüzünün merkezine, gezegenimizin kalbine uzanan yollarmış gibi görünen mağaralardaki sarkıtlardan damlayan sular, bu traverten yatakları üzerinden akıp giderken, insan doğanın kendisi için oluşturduğu bir barınağın içindeymiş gibi, binlerce yıl önceki atalarının yaşamına ansızın geri dönecekmiş gibi hisseder.
    Tabiatta oluşması milyonlarca süren bu oluşumlar açısından, ülkemiz toprakları oldukça zengindir. Ülkemizde insanlar tarafından keşfedilmiş ve bilimsel olarak incelenerek varlığı belgelenmiş mağaraların sayısı 800'ü bulur. Aslında bu belgelenmiş mağaraların sayısı topraklarımızda bulunduğu tahmin edilen yaklaşık 40.000 mağaranın yanında oldukça düşük görünmektedir.
    Mağara oluşumu açısından önemli bulunan karstlaşmanın gerçekleştiği alanlar ülkemizde özellikle Batı ve Orta Toros Dağları üzerinde yaygın olarak görülürler. 18 km'lik uzunluğuyla Türkiye'nin en uzun mağarası olan Pınarözü Mağarası ve yine 1880 metre derinliğiyle ülkemizin en derin mağarası olan Çukurpınar Düdeni bu dağ kuşağı üzerinde bulunur.
     Girişlerinde gün ışığının insan veda eder gibi geri çekildiği, doğanın sanki kendi mimari dehasını ortaya koyarak meydana getirdiği bu yer şekilleri, her biri bambaşka bir sanatçının elinden çıkmış eserler gibi duran sarkıtları, dikitleri ve yer yer bunların birleşmesiyle oluşmuş sütunlarıyla Milli Parklarımızın barındığı en hayranlık uyandırıcı güzellikler arasında yerlerini alırlar.
    Milli Parklarımız sınırlarında bulunan mağaralar, doğanın kendi bünyesinde bulunan sanatkarlıkla yarattığı bu alanların güzelliğini tanık olmak isteyenler gibi, yeryüzünün derinliklerinde hissedilecek eşsiz keşif duygusunu ve heyecanı yaşamak isteyen sporcular da çeker kendine.
    Tıpkı, doğanın kendine özgü sabrı ve istikrarıyla binlerce hatta milyonlarca yıl içinde oluşturduğu mağaralar gibi, basitçe derin akarsu vadilerinin duvarları olarak tanımlanabilecek kanyonlar da Milli Parklarımızın içinde barındırdığı güzelliklerdendir. Sadece akarsuyun kendisinin değil, yağmurun ve rüzgarın da asırlar süren emeğinin ürünü olan bu yer şekillerinden, iri ufaklı yüzlercesi ülkemiz sınırları içinde bulunur.
    Kendine özgü coğrafi ve iklimsel özellikleriyle üzerinde oluşmuş yüzlerce kanyona ev sahipliği yapan ülkemizde bulunan kimi milli parklar bu heybetli doğal oluşumlarının belli başlılarının da yer aldığı alanları kapsar. Bu yer şekillerinden Saklıkent Kanyonu, Köprülü Kanyon gibi bazıları, bulundukları milli parkın da korunması amaçlanan asıl güzelliğini oluşturarak onlara isimlerini de verirler.
    Dağcılık, kaya tırmanışı, kampçılık, sualtı ve yüzme ile hemen hemen aklınıza gelebilecek tüm doğa sporlarının temel teknik ve becerilerine hakim olunmasını gerektiren kanyon sporu, ülkemizin milli parklarında önemli bir yere sahip bu yer şeklinin insanlara gerçekleştirme fırsatını sunduğu etkinliklerdendir.
    Doğa tutkunları ve sporcular için bir çekim merkezi olan bu derin vadilerin diplerinde yüzlerce yıldır akmakta olan nehirlerden bazıları yine oldukça beceri gerektiren ve heyecean dozu yüksek bir spor olan rafting yapmak isteyenler için de uygun bir alan oluşturur.
    Dünya'da filizlenen uygarlıkların beşiği olarak kabul edilen bu özel topraklarda koruma altına alınan doğa; yamaçları süsleyen gür ormanların çatısı altında birbiriyle kardeşlik havası içinde yaşayan varlıklarıyla, sükuneti ve huzuruyla insanlara nasıl yaşanacağını öğreten canlı bir örnek gibidir.
    Ağaç yansımalarıyla yeşile boyanan göller, tabiatın hünerli elleriyle çizilmiş ufka doğru uzanan çizgiler gibi kristallenmiş su yatakları ve yeryüzünde sonsuzluğa uzanır gibi yayılmış geniş düzlükler ortasında bir başına ve mağrur konaklayan kayalıklar milli park alanlarında korunan tabiatın; ülkemiz insanlarının bedenlerine, ruhlarına ve soluklarına sızan sağlığın kaynaklarıdır.
    Ülkemizin milli parklarına mekan oluşturan bu doğal koruma alanlarının varlığını bilmek;  ülkemizin hangi köşesinde yaşarsa yaşasın bulduğu ilk fırsatta, canı doğayla baş başa zaman geçirmeyi herkesin kısa bir yolculuk sonunda ulaşabileceği bu alanlara sahip olduğumuzun farkında olmak, yamaçlarda yalnız başına duran yüz yıllık bir ağacın kendine güvenini verir bu toprağın insanlarına.
    Milli park alanlarımızı oluşturan doğal güzellikler arasında dolaşmak, bu güzelliklerin yakınında, belki de yanı başında yaşıyor olmak, doğal kaynakları kıt ya da yeterince korunmamış bir ülkede yaşıyor olmanın ne kadar çekilmez olacağını düşündürür.
     Olanca coşkusuyla akan nehirlerin kıyısında bir kulübede ya da su kenarında ağaçların etrafında çevrelenmiş tahta banklarda oturup suyun sesini dinlemek, nemli toprağın kendine has kokusunu içine çekmek, ülkemizin barındırdığı tabiat harikalarının ve onları koruma altına alan milli parklarımızın varlığına şükrettirir.
    Akarsuların, denizlerin ve dibi görünmeyen, insanın başını döndüren yer şekillerinin üzerinde gün ışığıyla ve gelip geçen zamanla kovalamaca oynarken bulutlar; yeşilin insanın kanını kaynatan bütün tonlarıyla ormanları; sarının, turuncunun ve grinin birbirini sımsıkı sardığı bozkırları ve kahverengi yüksek duvarlar oluşturan kanyonları ile milli parklarımız, kendine çağırır tüm insanları.
    Sık ağaçlı tepelerin bitiminde, dibini görebileceğiniz kadar berrak denizlerin çarşaf gibi yayıldığı el değmemiş koyları, ilk şeklini yüz yıllar öncesinin nerede yaşayacağını çok iyi bile insanlarının elinden almış limanları hala ülkemizin insanlarına ve tüm dünyadan ziyaretçilere, doğanın göbeğinde geçen bir rüya gibi zamanlar yaşatmaya adanmış olanakları içinde barındırır Türkiye'nin milli parkları.
    Baharın rengarenk coşkusunu dünyaya gözlerini yeni açmış bir bebek gibi gülümseyerek taşıyormuş gibi görünen çiçekler; gökyüzünde süzülen bulutları taklit ediyormuş gibi beyazlı, morlu tomurcuklar verir.
    Çeşit çeşit ağacın kardeşliğinde ormanlar ve azametli ağaçlar, bakir doğanın gölgesinde geçirilen ve hiç bitmemesi istenen zamanı kanatlandırır adeta milli parklarımızı oluşturan bu tabiatın merkezindeki alanlarda.
    Eşsiz geometrileriyle insanı hayranlığa sürükleyen ender bitkilerin yaprakları, kendini rüzgara bırakmış bir çiçekler kalabalığı, narin ve zerafetli bir kadın gibi yalnız başına duran ve açılmış kırmızı taç yapraklarıyla etrafındaki hoşnutluk dolu bakışları kabul ediyormuş hissini uyandıran gelincikler, ülkemizin milli parklarında geçirilen zamanı da tıpkı kendileri gibi korumak, doğanın içinde yaşanılan her anı biraz daha, biraz daha uzattırmak arzusunu uyandırırlar insanda.
    Milli parklarımız bu halleriyle; doğa ve kültürün gelecek kuşaklara aktarılmasında önemli roller üstlenirler. Eşsiz doğal güzellikler ve binlerce yıllık uygarlıklara ait eserleri insanlara sunarken; eğitici, öğretici, dinlendirici mekanlar olarak hizmet verirler adeta insanlara.
     Korunan alanlar olarak tanımlanan bu önemli ve değerli alanlar, doğal mirası yerinde yönetmenin en etkin araçlarından olup ulusal ve uluslararası doğa koruma stratejilerinin köşe taşlarıdır.
     Korunan alanlar kavramının tarihsel gelişim süreci içinde gelinen noktada, insan ve arazinin birlikteliği önem kazanmıştır. İnsanların en az toprak, doğa ve kültürel kaynaklar kadar o büyük dünya manzarasının bir parçası olduğu düşünüldüğünden, insan ve doğa birlikteliği olmadan korunan alanların zayıf kalacağı fikri güç kazanmıştır.
     Doğayı korumanın canlılar ve dünyamızın geleceği açısından ne derece önem taşıdığını bilen çevre bilincine sahip bireyler, bozulmuş olan çevre ve insan arasındaki bütünlüğü yeniden inşa edebilirler. Doğal ve kültürel mirasın, her metrekaresinden adeta fışkırdığı bu coğrafyanın insanları olarak bizlere de, toplum olarak çok önemli ve tarihsel bir sorumluluğun düştüğünü söylemek hiç de yersiz olmayacaktır.
     Doğaya yönelik tahribatının git gide arttığı çağımızda, ülkemizin sahip olduğu bütün bu zenginlikleri düşünerek, çevre duyarlılığı yüksek bireyler olarak yaşamamızın, dünyaya gelecek yeni nesiller için de hayati bir önem taşıdığını söyleyebiliriz.  
    Dünya'nın ve insanın yüz binlerce yıl önce başlayan serüveni hala devam ediyor. Bir tür olarak gözlerimizi içinde açtığımız, bebeklik adımlarımızı üzerinde attığımız Dünya; belki de büyüdükçe kendisine karşı hoyratlaşmış olmamıza rağmen bizi beslemeye, bize soluk aldırmaya ve yeni nesilleri yaratmamıza hala imkan tanıyor.
    Milli parklar, yaşlı Dünya'mızın doğasıyla bize canlılığı nasıl cömertçe bahşettiğini hatırlatan abideler gibi duruyorlar hala. Ateşler yakmayı, baltalar yapmayı çok uzun zaman önce öğrendik ve yakın zamanda uçan makinelerimiz sayesinde çok uzaklardan da izlemeyi başardık mavi gezegenimizi. Fakat o hala, vakıf olamadığımız sırlarıyla dönmeye devam ediyor hem kendinin hem güneşin etrafında.
    İnsanoğlunun bunca keşfine, kendine böbürlenme payı çıkararak biriktirdiği bunca bilgisine rağmen; yaşamın, canlılığın ve tüm tabiatın gizemi, iki ayağı üzerinde yürümeyi öğrenen atalarımızın miras bıraktığı gibi yerli yerinde duruyor daha. Henüz çözülmemiş bu gizemden, bizden sonra gelecek olanları mahrum etmemek elimizde. Yaşlı dünyamıza yeniden, baştan başa yayılması mümkün olan canlı, sağlıklı doğayı içinde, çekirdeğinde taşıyan tohumlar olarak görebiliriz Milli Parkları.
    Yaşlı, biricik Dünya'mız dönmeye devam edecek, daha çok insan yavrusu koşup oynayacak, gökyüzüne, kuşlara bakacak, derin bir nefes çekecek ciğerlerine. Milli Parklar biçiminde koruyup bugüne getirdiğimiz tohumları onlar için yeşertmekse, bizlerin elinde.